CEBİNİZE GÖRE KÜLTÜR SANAT DERGİSİ

CEBİNİZE GÖRE KÜLTÜR SANAT DERGİSİ

KATLADIK dergisi, ülkemizin kültür ve sanat gündemini, belli bir perspektiften ve kendine özgü üslûbuyla 'katlayan', 'büyük düşünüp küçük harflerle yazmayı' ilke edinen bütün genç, yeni ve yetenekli kalemlere açık bir yayın politikasını esas almaktadır. Şu ana dek 4 sayısı yayınlanan İSTANBUL KATLADIK'a, 3 sayıdır çıkan ve bugünlerde 4. sayısı yayına hazırlanan ANKARA KATLADIK ve geçtiğimiz hafta yayın hayatına 'merhaba' diyen TRABZON KATLADIK da dahil olmuştur. Farklı illerde yayınlanan ve yayın politikası

1.Sayfa | 2.Sayfa | 3.Sayfa | 4.Sayfa

Arka Sokaklar'ı katladık !

9/6/2008
Kategori: KATLADIK__tan

büyük düşündük, küçük harflerle yazdık...

Cebinize göre kültür-sanat dergisi katladık, yeni sayısında bu kez, şair İsmail Cem Doğru'nun kalemiyle Arka Sokaklar dizisini "katladı"... İsmail Cem Doğru, dizideki çarpık mizah anlayışını ve polis-yurttaş ilişkilerini sorguladı.

Katladık dergisinin Şairin Evi köşesinde, bu sayı Betül Tarıman var... Şair, önceki sayılarda diğer şairlerin yaptığı gibi, evini katladık okuyucularına açtı.

Derginin küçük harfle konuşanlar'ına bu sayı Nietzsche katılıyor; Ecco Homo kitabından alıntıladığımız bölümde, yazar bizlere neden böyle akıllıyım diyor.

Derginin Kibrit Kutusu'na bu kez Hilmi Yavuz girdi; Yavuz, Cahit Sıtkı'nın şiirine ilişkin küçük bir değinide bulunuyor.

Her sayı-bir şiir köşesine bu sayı Umut Kazan'ın Yutan Eleman şiirini konuk ettik.

Ve bu sayıdan itibaren DÜŞLEM sayfalarıyla karşılaşacaksınız katladık'ta:

küçük İskender'in imgeleminden (Okul Arkadaşı), Onur Aykutlu'nun objektifine (Okul Arkadaşı şiiri için: fotoğraf)...

Emel Güz'ün imgeleminden (Kadın Cevapsızdır), Ayhan Şahin'in kalemine (Kadın Cevapsızdır şiirine cevaben: Gölgeler, Siluetler, Sûretler)...

 

 

cebinize göre katladık

1 ytl

 

kitabevlerinde...

 

istanbul.katladik@gmail.com

 

Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

1.Sayfa | 2.Sayfa | 3.Sayfa | 4.Sayfa

neden böyle akıllıyım?

8/6/2008

küçük harfle konuşanlar

 neden böyle akıllıyım?

friedrich nietzsche

I
neden biraz daha çok biliyorum? genellikle, neden böyle akıllıyım? sözde sorunlar üstüne hiç düşünmedim, -harcamadım kendimi. (...)
 
III
beslenme konusunda seçmek, yer ve iklim seçmek, -her ne olursa olsun yanılmamak gereken üçüncüsü de dinlenme yolunu seçmektir. burada da, bir kafa kendine özgü olduğu ölçüde, yapabileceklerinin, yani kendine yararlı olanın sınırı o denli dardır. her türlü okuma benim için dinlenmeden sayılır; dolayısıyla beni kendimden çekip alan, başka bilimlerde, başka ruhlarda gezmeye çıkaran, artık önemsemediğim şeylerden sayılır. önemsediğim şeylerin yorgunluğunu alır zaten okumak. sıkı çalışma dönemlerinde tek kitap göremezsiniz çevremde: bir kimseyi yakınımda konuşturmaktan, giderek düşündürmekten bile sakınırım. bu da okumak olurdu... (...) çalışma ve doğurganlık çağı ardından dinlenme çağı mı geldi: gelsin şimdi hoşa giden, ince buluşlarla dolu, öğretici kitaplar! almanca kitaplar mı olacak dersiniz?.. kendimi elimde bir kitapla yakalayabilmem için, altı ay geriye dönmeliyim. (...) belki de bana göre değildir çok ve okumak: bir okuma odasına girmek beni hasta eder. çok ve çeşitli şeyleri sevmek de bana göre değildir. (...) aslında dönüp dönüp okuduklarım bir avuç eski fransızdır: ben fransız ekinine inanırım tek.
avrupa'da "ekin" adına başka ne varsa, hepsini bir yanlış anlaşılma sayarım; alman ekinine gelince, sözü edilmeğe değmez... (...) pascal'ı okumayışım, ama hıristiyanlığın en öğretici kurbanı olarak -canavarlığın o en tüyler ürpertici türündeki mantık gereğince önce bedeni, sonra tini ağır ağır öldürülmüş kurbanı olarak- sevişim; düşüncemde, kimbilir belki de bedenimde de montaigne'in kabına sığmazlığından bir şeyler bulunuşu; sanatçı beğenimin de moliére, corneille, racine adlarını, öfkelenerek de olsa, shakespeare gibi bir yaban dehaya karşı savunuşu... gene de en yeni fransızları tadına doyum olmaz bir topluluk saymama engel değil bütün bunlar. hangi geçmiş yüzyılda şimdi paris'de olduğu gibi, böyle hem meraklı, hem ince psikologlar bir araya toplanmıştır, doğrusu bilmiyorum. saymayı şöyle bir deneyelim, çünkü sayıları hiç de az değil: paul borguet, pierre loti, gyp, meilhac, jules lemaître ve -özellikle sevdiğim gerçek bir latin'i, güçlü soydan birini anmış olmak için- guy de maupassant. (...) stendhal yaşamımın en güzel rastlantılarından biridir, -yaşamımda çağ açan ne varsa, hepsi de rastlantıyla önüme çıktı, başkasının salık vermesiyle değil- paha biçilmez erdemleri vardır onun: saklı olanı gören o psikolog gözü, en büyük gerçekçinin yakında olduğunu anımsatan -ex ungue napoleonem (pençesinden belli olur napolyon)- olguları kavrama yetisi ve sonunda -ki az erdem değil bu da- dürüst bir tanrısız oluşu: fransa'da kırk yılda bir rastlanan, nerdeyse hiç bulunmayan bir tür, -prosper mérimée'yi saygıyla analım... belki de stendhal'i kıskanıyorumdur? tam benim yapacağım en güzel tanrısız nüktesini aldı elimden: "tanrının tek özürü var olmayışıdır"... (...)
 
IV
lirik ozan üstüne en yüksek kavramı heinrich heine verdi bana. öylesine tatlı, öylesine tutkulu bir musikiyi bin yıllar arasında boşuna arıyorum. o tanrısal hayınlık vardı onda; yetkinliği bunsuz düşünemem ben, insanlara, ırklara değer biçmek için, tanrıyla satir'i zorunlu olarak bir arada düşünüyorlar mı, ona bakarım -ya heine'nin almanca'yı kullanışı! bir gün heine'yle benim alman dilinin rakipsiz ilk sanatçıları olduğumuzu, öbür almancıkların yaptıklarını fersah fersah aştığımızı söyleyecekler. byron'un manfred'iyle derin derin bir yakınlığım olmalı: o uçurumların hepsini buldum içimde; on üç yaşımda olgundum bu yapıt için. manfred'in yanında faust adını anmaya cesaret edenlere söylenecek sözüm yok, şöyle bir bakarım, o kadar. (...) shakespeare'i anlatacak en yüksek düşüncemi aradığımda, hep caesar tipini tasarlamış olması gelir aklıma. insan böyle bir şeyi düşünmekle çıkaramaz; ya öyledir, ya da değildir. büyük ozan, yalnız öz gerçeğinden beslenir, öyle ki sonunda yapıtına dayanamaz olur üstelik... (...) -hiç kimseyi okurken shakespeare'de olduğu gibi paralanmaz yüreğim: soytarılığı böyle gerekli bulmak için nasıl acı çekmiş olmalıdır insan!- hamlet'i anlıyor musunuz? ‘şüphe değil, kesinliktir insanı deli eden’... ama bunu duymak için derin olmalı, uçurum, feylosof olmalı... doğrudan korkarız hepimiz... hem açıkça söyleyeyim, sezgimle yüzde yüz inanıyorum ki, bu en tüyler ürpertici yazın türünün yaratıcısı, burada kendi kendine eziyet eden lord bacon'dır; ne düşündüklerini bilmeyen, kuş beyinli amerikalıların acınacak gevezeliklerinden bana ne? görüm'leri (vision) en yaman gerçeklikle verme yetisi, en yaman eylem gücüyle, en canavarca eylem ve cürüm gücüyle yan yana bulunmakla kalmaz yalnız, üstelik onları gerektirir de... sözcüğün en yüksek anlamında ilk gerçekçi olan lord bacon'ın neler yaptığını, ne istediğini, kendi kendisiyle ne yaşadığını bilebilmek için, onu yeterince tanımaktan çok uzağız daha... (...)
 
Ecco Homo - Kişi Nasıl Kendisi Olur, Çeviren: Can Alkor, Say Yayınları, 1990, S. 31-43

 

Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

1.Sayfa | 2.Sayfa | 3.Sayfa | 4.Sayfa

Katladık 1 yaşında !!!

16/5/2008
Kategori: MIZAH

KATLADIK 1 YAŞINDA !!!

Dikkatli okuyucunun köşesi

Mizahın şakası olmaz !

 

* Katladık 1 Yaşında! *

editörden

Ehe ehe, şaka yahu, ne bir yaşı, daha üçüncü sayımız... Ama ne bileyim, hep böyle olur ya, büyük dergilere özendim bi' an... Gözümün önüne o sayı geldi... Vay be dedim, ne güzel olacak, emeklemekten kurtulup ilk yaşımızdan gün alacağız! O ‘an’ı düşünürken, ben acaip şevke geldim, hatta üşenmeden oturup bir bir not ettim... O sayıda neler olur, o ay neler yaparız diye şimdiden gözümün önünde canlandırdım... Ama daktilomun başında bir an kendimi çok yalnız hissettim, sizinle de paylaşmak istedim... Ehe ehe... (Ne? Çok mu kötü ettim.. Ha sen, ben entel-dantel fiskosum, ben bilinçli okuyucuyum, bunlar beni kesmez, beni böyle şeylerle oyalama bana bilgi ver, düşünce ver diyorsun... O vakit ben de sana, Fatih Altınöz’ün 12. sayfadaki yazısını bi' oku diyorum, başka da bi'şey dersem iki olsun...)

 

1. Yıl Özel Sayısı” Muhtemel İçerik ve Yazılar

İÇ TARAF

• Söyleşi : Elif Şafak

“Neyin acısını çektiğimi, hiç anlayamayacaksınız...”

Elif Şafak’la, her mecmuada başka bir yöne bakarak o acılı, donuk surat ifadesini vermek için Amerika’da aldığı özel eğitimi ve sırlarını konuştuk...

• Katlama Deferi: ‘Heykeltraşın İhaneti’

A. Cenk Ünlü bu sefer de heykeltraşları diline doladı:

“Memleketin bunca meselesi dururken, bu ahlaksızların nasıl da durmadan çıplak kadın heykelleri yapmakla uğraştıklarını bir türlü anlamıyorum.”

 

DIŞ TARAF

-“1.yıl şerefine bizim için yazdılar”:

Haşmet Babaoğlu:

“(...) Dışarda yağmur yağıyordu, kumandanın pili bitmişti, sifon çalışmıyordu ve sen yoktun... Başımı cama dayayıp, radyoyu açtım ben de... İkimizin şarkısı çalıyordu... Sesini biraz açayım derken, telefon çaldı. Arayan Hıncal’dı, yine operaya çağırıyordu beni... Gitmedim. (...)”

Perihan Mağden:

“(...) Kim demiş benim 1’den 1’e sinirlendiğimi. Bu ağus(toss) böcüklerinin karı(n) ağrıLARı neyse, gelip YÜZüme karşı söylesinler. ŞERrefsizler, kaplumbağa pislikleri, sümük BEYinliler... Neyse, ne anlatacaktım ben... (...)”

Atilla Dorsay:

“(...) Mr. Brown’un eşi ünlü oyuncu Mrs. Brown’la yetmiş dörtte çektikleri  ‘Let’s go to the sea side for the picnic’  filminin son sahnesindeki taklacı güvercinlerin; Elizabeth döneminde Fred Çakmaktaş’ın dijital kame-rayla çektiği ve baş rollerde Wilma K. ve Betty L. gibi ünlü oyuncuların oynadığı “moon on the river” filmindeki güvercinlerle eşit sayıda takla atması, bu zekâ dolu gönderme, bana göre iki yönetmen arasındaki ruhani dostluğun efsanevi bir göstergesiydi... (...)”

Emine Beder:

“(...) Geçen hafta, rüyamda üç su bardağı un, yarım su bardağı tozşeker görünce, kalkıp ocağın altını yakmışım... Başıma bağladığım bu şey bir gün düşecek ve uyurgezer olacağım diye çok korkuyorum. (...)”

İclal Aydın: 

“(...) Hayat... Evet, hayat... Kâh hüzünlü kâh neşeli... Bazen de, nasıl desem... Hani şey olur ya, şey... Nasıl anlatsam... Hani bir sabah uyanırsın ve, odanda küçük mini minnacık bir  kelebekcik uçuşuyordur... Dokunmak istersin, öpüp okşamak istersin o kelebekciği... Ama yaklaştığında, onun sana doğru pis pis sırıtan bir at sineği olduğunu görürsün. Ağlarsın. (...)”

 

MUHTEMEL "1. YAŞ KUTLAMA ETKİNLİKLERİ"

1-İstanbul Katladık ekibiyle tek kale maç... (Konuk kaleci: Ahmet İnam... Ed. Notu: Eldivenleri kendi getirecek!)

2-Ankara Katladık’ın ilk sayısını getirenlerle, ücretsiz şehir turu.

3-‘Kağıt Katlamak Sanattır!’ adlı panel... (Konuşmacılar: Tüm Katladık ekibi.)

4-‘Hayatımı Yazsam Kaç Baskı Yapar?’ - Atölye Çalışması... Atölye Lideri: Selim İleri...

Hazırlayanlar:

Niyazi Korkmazçakar

Tahir Vurduğunudevirir

 

- NİYAZİ KORKMAZÇAKAR VE TAHİR VURDUĞUNUDEVİRİR'İN DİĞER YAZISI:

- Dikkatli okuyucunun köşesi - http://katladik.blogcu.com/4785172/

 

Ankara Katladık, Sayı: 3

ankarakatladik@gmail.com

 

"KATLADIK" SATIŞ NOKTALARI :

1-İstanbul - Beyoğlu: Mephisto, Simurg ve Sel kitabevleri / Kadıköy: Khalkedon Kitap-Kafe

2-Ankara - Galeri Kültür, Bilim & Sanat, Vadi ve Pınar kitabevleri

3-İzmir - Yakın, Pan ve Kabile kitabevleri

4-Sakarya - İthaki Kafe (Migros yanı)

5-Trabzon - Derya Kitabevi ve Fanzin Cafe

6-Eskişehir - Adımlar, İtalik Kitabevleri ve Ada Müzik (Üniversite)

7-Samsun - Samsun Sanat Evi

 

Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

1.Sayfa | 2.Sayfa | 3.Sayfa | 4.Sayfa

Savaş, kadın ve tecavüz

15/5/2008
Kategori: DENEME

SAVAŞ, KADIN VE TECAVÜZ

Demet Kotan

 

Tank, tüfek, toprak...

Sert sessiz harflerle donatılmış savaşın acımasız bütünlüğünü tamamlayan en önemli kelimedir ‘erkek’.

Merhametin olmadığı bu düzensizliğe az çok çekidüzen vermek isteyen kadın; korunması gereken bir eşyadır ki, bu hengâmenin ortasında kaç insan ölmüştür, kaç kadın kırılmıştır, bilmek isteriz.

Savaş...

Üst üste yığılmış bedenlerin kurumuş yaraları bir mezarda birbirine yapıştığında, kirli kanla temiz kan harmanlanır bir mezarda.

Tecavüz...

Bir erkeğin oyunu...

Bir kadının hayatı iğfal edildiğinde kan ve ter karışır birbirine, bir kadının çukurunda...

Kan, ter içinde.

Ve savaş, tecavüze benzer: Kadın işgal edilir, fethedilir, talan edilir, yakılır.

Bir ülke iğfal edilir; isteksiz.

Doğum tarihi? Ana adı? Baba adı? Doğum yeri?

Kimliksiz çocuklara sorulan tüm soruların cevabıdır SAVAŞ.

Onlar, vurulmuş vicdanları, sakat merhametleriyle olabildiğince çok severler dünyayı ve öğrenirler ki bir kardeşliktir savaşmak (!)

Erkeklerin icat ettiği bu ölmek-öldürmek oyununda üzülen yine kadındır.

Erkeklere düşen; ölmektir en fazla.

Oysa üzülmek nefes alırken ölmeme becerisidir, ölüye yaralıya, kalmışa gitmişe, göçmüşe yitmişe yas tutarken.

Erkeğin kadim düşmanı, her yolu deneyerek düşmanının karşısına çıkabilecek kadar kudretliyken, zayıf bileklerinden tutulup ters yüz edilebilecek kadar da güçsüzdür.

Yine de mübahtır savaş; ders alınsın diye gözü önünde yapılır tüm dünyanın.

Oysa insanlar dört duvar arasında birbirlerini severlerken, yaşamın biricik kaynağı güneşe bile görünmemek için perdelerini çekerler.

Çünkü bir bedeni sevmekte değil, öldürmektedir marifet.

 

- DEMET KOTAN'IN DİĞER DENEME VE ÖYKÜLERİ:

- Bir körleşme biçimi: Ensest - http://katladik.blogcu.com/3458914/

- Şairim'e - http://katladik.blogcu.com/4835463/

- Sevinçsiz bayram - http://katladik.blogcu.com/16704841/

 

Ankara Katladık, Sayı: 2

ankarakatladik@gmail.com

 

"KATLADIK" SATIŞ NOKTALARI :

1-İstanbul - Beyoğlu: Mephisto, Simurg ve Sel kitabevleri / Kadıköy: Khalkedon Kitap-Kafe

2-Ankara - Galeri Kültür, Bilim & Sanat, Vadi ve Pınar kitabevleri

3-İzmir - Yakın, Pan ve Kabile kitabevleri

4-Sakarya - İthaki Kafe (Migros yanı)

5-Trabzon - Derya Kitabevi ve Fanzin Cafe

6-Eskişehir - Adımlar, İtalik Kitabevleri ve Ada Müzik (Üniversite)

7-Samsun - Samsun Sanat Evi

 

Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

1.Sayfa | 2.Sayfa | 3.Sayfa | 4.Sayfa

Halim Şafak'ın evi

14/5/2008
Kategori: SAIRIN EVI

ŞAİRİN EVİ

HALİM ŞAFAK

İKİ KAPI BİR PENCERE! 

Kaç yıldır bir odam olduğu duygusunu yaşıyorum tam bilmiyorum. Bildiğim tek şey, bir apartmanın altıncı katında bir odamın olduğu ve orda yaşadığımdır. Beni kendimle baş başa bırakan ve gündelik hayatı hiç olmazsa geceleyin dışta tutan bir odadan söz ediyorum. 1980 Ekiminde başlayan kendi evinde yaşama süreci sonunda beni böyle bir odayla ödüllendirdi! Burası aynı zamanda Bireylikler dergisinin mutfağıdır. En kötü yemekleri burada pişirip dünyaya gönderiyorum!

Kendimle olduğum zamanlar, yaşadığımı kabul ettiğim yer de bu küçük odadır.  Ev ahalisi hâlâ oturma odası gibi kabul ediyor görünse de burası her şeyi kitabın ve insanın belirlediği bir mahzendir.  Arada ahaliyle oturup rakıları ortadaki sehpanın üstüne dizip ardı ardına yuvarlasak da böyledir.

On sekizini bulmadan kira da olsa kendine ait sandığı evlerde yaşayan benim gibi biri için odanın tarihi de aynı yıllarda başlar. Kalabalık çoktan çekip gitmiş ve kendimle baş başa kalmışımdır. Yazdıklarımdaki mekân duygusunu da bu uzun zamanla ancak açıklayabilirim.

Kapısı ve balkonu dünyaya açılıp duran bir evde ne kadar evcil olunursa o kadar evcilim!

Odam neredeyse bütün duvarlarını raflara dizilmiş, dolaplara konmuş,  yerlere yığılmış kitap ve dergilerin doldurduğu bir dünyadır. Masanın başına geçtiğimde karşımda duran bilgisayar, yazıcı, televizyon, teyp olmasa da olurdu. Yıllardır çalışmayan duvar saatinin solumda öylece durmasına hiç itirazım yoktu ama sonunda biri onu ortadan kaldırmış!  Saat bana bu odada zamanın bir egemenlik olarak bulunmadığını hatırlatıyordu. Boş kalan duvarlara astığım Milas evleri ise ancak mekân duygumu daha da kışkırtmaya yarayabilir.

Odanın tek “iktidarı” masada, sehpada, rafların önünde en azından yazları istediği gibi yaşayan ve kokusu kâğıt kokusuna karışan fesleğendir. Bu ay içinde odaya dâhil olan pelte çiçeği bu “iktidarı” yerle bir etmezse iyidir! Balkondaki reyhanların, biberlerin, cümle nebatatın gözünün de hep bu odada olduğunu da belirtmeden geçmeyeyim!

Bilgisayar masanın yanında duran iki daktilo ve masada dağılıp duran kurşun ve tükenmez kalemler, silgiler, kalemtıraşlar, kâğıtlar ise klavye kadar hâlâ benim elim ayağımdır. Sağımdaki yeşil renkli üçlü koltuk hem uzun oturmama, hem de arada uyumama izin verdiği için önemlidir!

İki kapılı ve bir pencereli odada gün, gecenin on ikisinden sonra başlar. Gündelik hayat, evin içi dâhil büyük ölçüde sona ermiştir. Ahali işe, okula gitmek için erkenden yatmaya hazırlanmaktadır. Biri yanıp biri sönen sigaralar ikide bir tazelenen kahvelerle artık odada kalsam olur.

Uzun zamandır düşünüp duyduklarımın gelip bulduğu oda, beni içine almak için karanlık ağzını sonuna kadar açmış ve beni yutmaya hazırlanmaktadır. Belki gecenin ikinci yarısına Nazmi Yükselen’den alaturka şarkılarla başlamak, ihtimal iyi gelebilir!

Yirmi dört saatimi ve daha fazlasını zihnimdekilere ve hayata ayırmış olsam da iki kapılı bir pencereli oda, her şeyin acımasızca parmak atılıp kusulduğu yerdir! Ben dünyadan uzak durmayı da yakınlaşmayı da bu odada yaşadım, öğrendim. İnsanın iyicilliği kadar kötücüllüğünün de farkına bu odada vardım.

Ortada yanıtlanmayı bekleyen tek bir soru var: ben mi odanın ruhuyum yoksa oda mı benim ruhumdur! Bu odada hayatımın büyük bir bölümünü geçiriyor olmam, sorunun benim için tek yanıtıdır. Oda benim yalnızlığıma açılan kapılardan biridir. Öyleyse gevezeliği bırakıp odanın içinde ruhumu gezdirmeye çıkarsam iyi olur!

29 Ağustos 2007, Cırlavık

 

DİĞER ŞAİRLERİN EVİNİ OKUMAK İÇİN TIKLAYINIZ:

ALTAY ÖKTEM - http://katladik.blogcu.com/3810149/

ABDÜLKADİR BUDAK - http://katladik.blogcu.com/3439716/

 

"KATLADIK" SATIŞ NOKTALARI :

1-İstanbul - Beyoğlu: Mephisto, Simurg ve Sel kitabevleri / Kadıköy: Khalkedon Kitap-Kafe

2-Ankara - Galeri Kültür, Bilim & Sanat, Vadi ve Pınar kitabevleri

3-İzmir - Yakın, Pan ve Kabile kitabevleri

4-Sakarya - İthaki Kafe (Migros yanı)

5-Trabzon - Derya Kitabevi ve Fanzin Cafe

6-Eskişehir - Adımlar, İtalik Kitabevleri ve Ada Müzik (Üniversite)

7-Samsun - Samsun Sanat Evi

 

İstanbul Katladık, Sayı: 5

istanbul.katladik@gmail.com

 

Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

1.Sayfa | 2.Sayfa | 3.Sayfa | 4.Sayfa

Hayatın "sonrası"nda...

14/5/2008
Kategori: DENEME

hayatın "sonrası"nda...

EZİK BİR COĞRAFYA

YA DA KADININ NE’LİĞİ SORUNU

Betül Tarıman

Buğra Evsen ve Özge Sezer, 9 Kasım 2006 tarihli Cumhuriyet gazetesinde; “Kadının Kapatılmış Özgürlüğü” başlıklı yazılarında, Türk Resim sanatının öncülerinden Eşref Üren’in resmi üzerine yazdıkları yazıda;* “Kadını konu alan bu tablolar, onun toplum içindeki durumunu yansıtırken, ‘örtünmek’, ‘hapsolmak’, ‘alıkonulmak’ gibi kavramları, kadın figürü ile özdeşleştirmekte; toplumun kadına karşı duruşunu belirlemektedir. Kadın bu resimlerde anlatıldığı gibi, kimlik arayışını, kimlik savaşını, içinde bulunduğu mekânı, gittiği her yere taşıyarak sürdürür. Onu saran, kuşatan toplumsal ve kültürel yaşama, ‘kapatılmışlık’ olgusunun pratiğine dönüşür. Yaşanılan tarihsel süreçte, böyle bir cenderede sıkışan kadın, kendi özgürlüğünü gerçekten yaratabilir mi?” derler.

Dünden yola çıkarak, gelinen bugünkü noktada, yani ‘sonra’da, kadın kendini, şimdilik varabileceği son noktaya taşımış, bundan sonra, varacağı noktaya ulaşabilmek için, hedefini belirlemiştir. Yolun sonrasını şimdilik görebilmek mümkün değildir ama şu an varılan nokta, bu yolun sonunun aydınlık olacağını bizlere işaret etmektedir. Tam da bu noktada, zor deneyimlerden, ezilmelerden geçen kadının, kendi özgürlüğünü yaratabileceği, nerdeyse bir sayıklama halini almış olan yoksanma durumunun geride bırakılabileceği söylenebilir. En azından kadın, pornografik bir öğe olmaktan kurtulacak, erkeğin, her dem otoritesini hatırlatan,  kadına yöneltilmiş bakışları, yerini başka bir ifadeye bırakacaktır.

Bu anlamda bakıldığında, toplumun nerdeyse büyük bir kesimini etkisi altına almış olan şarkı sözlerinde, büyük bir değişim yaşanacağı söylenebilir. Çünkü geçmişte yaşanan, süreğen bir mastürbasyon halidir. Erkek egemen, iktidarı elinde tutarak, binlerce yıldır bu boşalma halini, kendinden yana tavır sergileyerek sürdürmüş, hapsederek, örterek, alıkoyarak kendince bir sayıklama hali gerçekleştirmiştir. Kendinde kalarak, kendini içine kapatarak yaşadığı bu durum, neresinden bakarsanız bakın, iç acıtan bir durum olarak, aynamıza yansımaktadır. Bununla birlikte kadın, her hali ile görmezden gelinmiştir, yaşadığı süreç içinde. Bu binlerle yılla ifade edilen bir durumdur.

Bir zamanlar, kendine uygulanan kota ile dergilerde yer bulan kadın, şimdilerde farklı bir noktada durmakta, seçilmişliğinin dışına çıkma çabası vermektedir şimdilerde.

Değil çiçek böcek şiirleri, genç şair Bengü Özsoy’un, “Kemirgenimsi Hayal” adlı şiirinde olduğu gibi dizeler de yazabilmektedir artık bugün: “kurumayan saçıma düğümlediğim dileklerim / bir kutu briyantine emanet tanrıya uğurlu / öyle varsaydım / bacakların güzel ama evlenilecek kadar değil / şşş..  içime girip sus”... 

Ya da Eren Aysan'ın; “Yenilgi” adlı şiirinde olduğu gibi, kendine ilişkin olan birçok şey, şu şekilde karşılığını bulmuştur artık, onun şu dizelerinde:  “prag baharı, 6.filo ve idam mangaları / hiçbirini yaşamadım ama / içtiğim birayı damla damla dolduruyor / giydiğim naylon çoraplar / her sevişmede biraz daha kaçıyor / uzakta dalgın bir ateş böceği / olanları unutup çekip gitmek istiyor”... 

Görünen o ki, çeşitli usullerle inceltilme çabası içinde bulunan bu kadın, dünden getirdiklerini, sonraya taşıma çabası içindedir şimdilerde. Yazdıklarına, hayata geçirdiği şeylere bakıldıkta, bu açık bir şekilde gözlemlenebiliyor. Geçmişten edindiği tecrübeler, kadın yazarın, roman kahramanlarına bakıldığında, bu kahramanların da değişimden etkilendiklerini ortaya koymakta. Acı çekmiş, aşk acısı çekmiş, kadın kahramanlar yerine, kendini sorgulayan kadın tiplemesi ortaya çıkmıştır yaşanılan süreçte.

Tüm bunların ışığı altında denilebilir ki, bunların ‘sonra’sında erkek de kendini ve neliğini sorgulayacak, tabii kadın da hem cinslerine yüksekten bakan tavrını bir kenara bırakacaktır en azından.

* İzmir İleri Teknoloji Enstitüsü, Mimarlık Bölümü

 

- BETÜL TARIMAN'IN DİĞER YAZISI:

- Erkeğin iktidar alanında - http://katladik.blogcu.com/3801109/

 

"KATLADIK" SATIŞ NOKTALARI :

1-İstanbul - Beyoğlu: Mephisto, Simurg ve Sel kitabevleri / Kadıköy: Khalkedon Kitap-Kafe

2-Ankara - Galeri Kültür, Bilim & Sanat, Vadi ve Pınar kitabevleri

3-İzmir - Yakın, Pan ve Kabile kitabevleri

4-Sakarya - İthaki Kafe (Migros yanı)

5-Trabzon - Derya Kitabevi ve Fanzin Cafe

6-Eskişehir - Adımlar, İtalik Kitabevleri ve Ada Müzik (Üniversite)

7-Samsun - Samsun Sanat Evi

 

İstanbul Katladık, Sayı: 5

istanbul.katladik@gmail.com

 

Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

1.Sayfa | 2.Sayfa | 3.Sayfa | 4.Sayfa

Devlet Tiyatroları bizden ne istiyor?

13/5/2008
Kategori: DENEME

DEVLET TİYATROLARI BİZDEN NE İSTİYOR?

Ahmet Cenk Ünlü

Perde açılalı yarım saat bile olmamıştı. Salonu uçtan uca kaplayan 'ilk sessizlik' çözülüp, yerini koltuk gıcırtıları, öksürük sesleri ve fısıltılı konuşmalar alınca ben de sahneden ayırdım gözlerimi. Kafamı az daha geriye kaydırıp gözucuyla yan yana oturduğum arkadaşlarımı seyre koyuldum: Yunus, eli çenesinin altında, imreneceğim türden bir merakla sahnede olan biteni anlamaya çalışıyor... Tuba'nın gözleri kapanmak üzere, sadece oyunculardan biri sesini yükselttiğinde bir an için açılıyorlar, sonra yine... İki yanımda Murat telefonuyla meşgul, Zeynep’se ısrarla salonun değişik yerlerini kesiyor. Okul yıllarımdan kalma bir yanılsamayla, gözümün önünde beliren tahtada Yunus hariç hepsinin isimlerinin yanına birer çarpı koyduktan sonra bakışlarımı tekrar sahneye yönelttim... İçimden: "Terbiyesizler! Sizi tiyatroya getirende kabahat!"

Ben işte böyle, bir yandan eseri takip etmeye çalışıp, bir yandan da arkadaşlarımın oyun izleme kültürlerinin yoksunluğundan kendimce dem vururken, geçen her dakikanın bütün asabiyetimi utanca, bütün hevesimi acı bir pişmanlığa dönüştüreceğini bilmiyordum. Oyunun baygınlık veren temposu, sadelikten ziyade 'beceriksizliği' akla getiren dekoru, oyuncuların kulaklarımızı titretmekten öte geçmeyen irkiltici, tekdüze tonlamaları, William Shakespeare'in bu enfes dramını tam manasıyla bir 'deliler matinesi'ne çevirmişti. Yönetmenin en ufak bir zekâ pırıltısı taşımayan yorumu; ucuz, kolay, üzerine zerre düşünülmediği apaçık mizansenler; salt izleyiciyi güldürebilmeye yönelik yapay, bayağı, zorlama mimikler; özümsenememiş karakterler ve sonuçta, herhangi bir lise edebiyat öğretmeninin birkaç haftada hazırlayabileceği türden 'gülünesi' bir 'dram'. Shakespeare'in, aşkla işlenmiş kelimeleriyle insan ruhunun en karanlık köşelerine ışık tuttuğu, 'adalet'in mumla arandığı bütün çağlarda olduğu gibi günümüzde de gücünden ve öneminden hiçbir şey eksilmeyen "Kısasa Kısas", poz vermekten başka bir şey bilmeyen yarı okumuşların elinde utanılası bir komediye dönüşmüştü.

Perde arasında bir bahane uydurup oyunu terk eden arkadaşlarıma söyleyecek bir şey bulamadım.

Kapıya doğru endişeli bakışlarımı görünce Yunus, kulağıma eğilip:

"Oğlum bak, ben gözlerimi kapayıp... bööle dinliyorum oyunu, sen de dene."

Velhasıl sabredip, oyunu sonuna kadar izledik. Fakat oyuncular selama çıktığında ne yapacağımızı bilemedik. Beğendiğimiz bir gösteriyi ayakta alkışlıyoruz da, oyun süresince dayanılması güç sancılar çektiğimizi gösterecek; zamanımızı boşa harcadığımız hissine sebebiyet veren kişilere bir küçük söz, işaret uçuracak dili nasıl geliştirebiliriz? 

Sessizce toparlanıp, koridorun yolunu tuttuk.

Tiyatronun kapısında, arkadaşlarıma bakacak yüzüm yok, kendime mâlettiğim derin bir mahcubiyetle, bilmem kaçıncı defa elimdeki broşürü okuyorum. Onları bu oyuna ben davet etmiştim. Üstelik bulduklarım, son biletlerdi. Yıllardır, birkaçı dışında hüsranla ayrıldığım, devlet tiyatrosunun beni boğan, ruhumu sıkıştıran oyunlarına bir yenisi daha eklenmişti. Son bir kez dönüp, vazgeçemediğim bir aşkla, dünyanın en güzel yeri tiyatronun, ışıklı, büyülü sütunlarına bir daha baktım.

Çocukça bir öfkeyle sordum içeridekilere:

"Allahaşkına, benden ne istiyorsunuz?"

Yunus, üzüntümü fark etmiş. Omzumu dürtüp, sırıta sırıta:

"Canını sıkma oğlum, gözlerini kapatınca bir şey olmuyor!"

 

***

Opera binasının önünden geçtik. Hiç konuşmadan Ulus'a doğru ağır ağır yürüyoruz. Vedalaşıp minibüse binince, başımı soğuk cama dayadım. Yolda, evlerin, binaların, sokak lambalarının ve yol çizgilerinin cama vuran görüntüleri arasına oyuncuların sahte suratları girmeye başlayınca, ürpertiyle koltuğa gömdüm kendimi.

Haftaya gideceğim oyunun ışıklı hayaliyle, Haldun Taner'in insanı dinlendiren yüzünü getirip aklıma, çaresiz kapadım ben de gözlerimi...

 

- AHMET CENK ÜNLÜ'NÜN DİĞER YAZILARI:

- Yazarın ihaneti - http://katladik.blogcu.com/3820954/

- Nuri Bilge yok - http://katladik.blogcu.com/16709061/

İstanbul Katladık, Sayı: 5

istanbul.katladik@gmail.com

 

"KATLADIK" SATIŞ NOKTALARI :

1-İstanbul - Beyoğlu: Mephisto, Simurg ve Sel kitabevleri / Kadıköy: Khalkedon Kitap-Kafe

2-Ankara - Galeri Kültür, Bilim & Sanat, Vadi ve Pınar kitabevleri

3-İzmir - Yakın, Pan ve Kabile kitabevleri

4-Sakarya - İthaki Kafe (Migros yanı)

5-Trabzon - Derya Kitabevi ve Fanzin Cafe

6-Eskişehir - Adımlar, İtalik Kitabevleri ve Ada Müzik (Üniversite)

7-Samsun - Samsun Sanat Evi

 

Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

1.Sayfa | 2.Sayfa | 3.Sayfa | 4.Sayfa

Bireysel manifesto

12/5/2008
Kategori: MIZAH

SEÇMEK ÜZERİNE

BİREYSEL BİR MANİFESTO

YAVUZ TÜRK

Herkes bir şeyleri seçer. Çünkü seçmek varolmaktır. İnsanın ne'liğini ele veren en yüce eylemlerden biridir. Esas olarak tümüyle kişisel bir özelliğe sahiptir; bence sıkça vurgulanan ‘özgürlük’ kavramından çok, birey kavramıyla ilişkilidir. O yüzden ben de burada kendi bireysel seçimlerimi vurgulamayı bir borç bilirim. Aslında bütün bunlar (yani aşağıdakiler) güzel günleri bize taşıyabilecek ütopik fikirlerdir sadece. Yoksa -maalesef- hayatta karşılığı yoktur.

Çocuklarımıza daha iyi bir gelecek hazırlamak istiyorsak yapılması gerekenler:

1- Aksanlı konuşan bütün beden eğitimi hocaları tasfiye edilmelidir. Çünkü bunların çoğu köylü kurnazlığına sahiptir; hayatta bir şey olamamanın acısını, öğretmen olma erkini sonuna kadar kullanarak gidermeye çalışırlar. Bütün şehirlerin plaka numaralarını ezbere bilmek ve bulmaca çözme seviyesinde kültürel birikime sahip olmak gibi lüzumsuz faaliyetleri vardır. İlgisi olmayan öğrencilere voleybol kurallarını anlatır ve bu konulardan yazılı yaparlar; kızları askeri sıra olma, uygun adım vs. gibi meselelerle boğarlar. 

2- Halk Bankası’nda çalışan ve banko arkasında örgü ören teyzeyle onun yanındaki bıyıklı ve sürekli çay içen amca... Bunların ikisi sürekli olarak muhabbet etmektedir. İşimizi görmek üzere bankaya gittiğimizde yüzümüze bir süre garip garip bakarlar ve bireysel işlerine bir süre ara verdiklerinde kendilerine minnettar olmamız gerekiyor gibi bir havaya girerler.
Hızla tasfiye edilmelidirler.

3- Esnaf olacaklara birtakım şartlar getirilmelidir. (Dikkat edilirse sert bir şekilde tasfiye edilmeleri gerektiğini öngörmüyorum.) Onları çok sayıda sınavdan geçirmek gerekir: İnsan olmak, insanları kazıklamamak, bulunulan dükkân dışında da bir hayatın var olduğunu algılamak, sürekli işlerin kötü gittiğini söylememek, şükretmeyi bilmek; insanlara bir ticari nesne olarak yaklaşmamak en başta öğretilmesi gereken şeylerdir. Mevcut esnafların tümü toplanıp, içlerinden bu özelliklere vakıf kişiler ayıklanarak kalanları bir kampa yerleştirilmeli ve orada kendilerine müşteri muamelesi yapılmalıdır. Budur.

4- Geçme notu 50 iken 45, 46, 47, 48 ya da 49 ile öğrenciyi bırakan üniversite hocaları... Bu tip insanlar, hayatları boyunca kompleksli yaşamışlardır. Bu hocalara laf anlatmak pek mümkün değildir. Öğrenciyi ahmak yerine koyanından tutun da, kendi dersinde tek tek yoklama alan
profesörlere varıncaya kadar çeşitli tuhaf davranışlılarına rastlamak mümkündür. Bunlara verilecek cezayı YÖK’e havale ediyoruz!

5- Malumatfuruşlar.

6- İşgüzarlar.

7- Ve diğerleri...

Yavuz Türk’ün ‘bireysel manifestosu’nun yeni bölümlerini, sonraki sayılarımızda okuyabilirsiniz.

 

- YAVUZ TÜRK'ÜN DİĞER YAZISI:

- Bir cezalandırma biçimi - http://katladik.blogcu.com/3581891/

 

İstanbul Katladık, Sayı: 4

istanbul.katladik@gmail.com

 

"KATLADIK" SATIŞ NOKTALARI :

1-İstanbul - Beyoğlu: Mephisto, Simurg ve Sel kitabevleri / Kadıköy: Khalkedon Kitap-Kafe

2-Ankara - Galeri Kültür, Bilim & Sanat, Vadi ve Pınar kitabevleri

3-İzmir - Yakın, Pan ve Kabile kitabevleri

4-Sakarya - İthaki Kafe (Migros yanı)

5-Trabzon - Derya Kitabevi ve Fanzin Cafe

6-Eskişehir - Adımlar, İtalik Kitabevleri ve Ada Müzik (Üniversite)

7-Samsun - Samsun Sanat Evi

 

Yorum (1) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

1.Sayfa | 2.Sayfa | 3.Sayfa | 4.Sayfa

Kalp ağrısı neye benzer?

11/5/2008
Kategori: OYKU

kalp ağrısı neye benzer?

Serkan Türk 

akşamüstüdür. kırgın bir yüz, açılamamış bir kalp çarpar gizli gizli... kız ince entarisinin altında diridir; dokunmak isteyecek kadar diri. sessizdir deniz; usul söyler şarkısını o akşamüzeri. işten yeni çıkmıştır adam. yüzünde ağır izleri vardır zamanın.

torna makinesinin başında geçen günün yorgunluğuna, bir de gönül yorgunluğu eklenmiş. dilini düzeltememiş bir köy delikanlısının sıkıntısını duyar içinde. söz uçup gider içindeki boşlukta. yaz sonu hissettirir kendini. biber ve fasulye kurutan kadınlar bakar taraçalardan. herkesin içindekini bildiğini düşünür; kızarır ergenliğini bitirememiş görüntüsüyle yüzü. bisikletli çocuklar geçer; durduğu balıkçı barınağının yanından. onlara benzemek ister bir an... sonra düşünür dokuz yaşının üzüntülerini.

--neden dönmek ister insan geçmişe?

--şimdi ki acılarından kurtulmak için mi?

yine küçük olmak gelir içinden. torna makinesinin başında terlemesi, aşkın ince ince derisine saplanan acısı... güneşin tepelerin ardında kalmasıyla yola koyulur. yürür kıyı boyunca; bir kaç tanıdık yüzün yalnızlığını bozmak istemesine aldırmaksızın... iki yıl öncesi miydi eline yaptırdığı dövmenin acısını unutuşu?

-'kalp ağrısı neye benzer bilir misin delikanlı?' diye sormuştu ihtiyar bir adam. sonra cevap vermişti, konuşmasını beklemeden. 'yazın ardından ağaçlar yapraklarını dökerler; kuru bir yığın yaprak kalır geride. yüzlerce sarı yaprak... üzerinden geçilmiş yüzlerce sararmış yaprak... buna benzer kalp ağrısı. yapraklar ılık rüzgârları bekler dallarda düşmek için. sonra o rüzgârı bulduğunu sanır ve bırakır kendini aylardır dalında durduğu ağaçtan. o an, pişmanlığı da başlar insan gibi. ' demiş ve bilirmiş gibi sıkıntısını, susmuştu. emin olamamaktan mı bahsetmiş acaba?

denize bakarken, kalp ağrısını düşündü. pencereleri kapalı bir evde yaşadığını hatırladı; tavanın üzerine geldiğini. arada bir evlerine uğrayan arkadaşını ona yaşama karışmalısın diyordu. haklı da sayılırdı. elinin üzerinde acı içinde yaptırdığı dövmesi vardı ama asıl sızlayan yeri başka bir yerdi. unutmuş gibi yapardı çoğu zaman. hatırlamaz görünür; fırtınasını içindeki harabede yaşardı. bir şarkı düşmeye görsün aklına, kendi aşksızlığının intikamını alır gibi yazardı kavuşamayış öyküsünü.

güller son goncalarını açar, taraçalarda analar yaz sonunda biber ve fasulyeleri kuruturlardı. akşamüstü yaklaştı mı, bir bir dönerdi mahalleye adamlar. saklısı olan ağrılar da, bu vakit çıkardı gün yüzüne.

kız yavaş salınımlarla geçer caddeyi. bankanın köşesinde durur ve bekler arabacıyı. elmacık kemikleri çıkık yüzü ile mutsuzluğunu ele verirdi.

--kızın akşama yakın evden çıkışı, delikanlının işten dönüşü bir tesadüf gibi kalmasın.

--yalnızlığımıza neden birilerini karıştırmak isteriz?

arabacı gelmesin bu akşamüzeri. delikanlı, yaklaşsın bankanın yanında duran ağrısına.

hep bekleriz değil mi rüzgârı?

--rüzgâr bu kez, dalından uzaklara savrulmuş bu iki yalnız insanı, bir araya getirsin.

--adam akıllı bir hikâye gibi göründü; adamın yalnızlığı, göğsünün alçalıp yükselmesi, gözlerinin mavi ile yeşil arası tonundaki mutsuz ifadesi...

--peki. arabacı gelmesin! yakındaki çay bahçesinde dışarıda hala bir kaç masa var. sıcak bir fincan çay'a ne dersin?

--olur! bence de...

Trabzon Katladık, Sayı: 1

trabzonkatladik@gmail.com

 

"KATLADIK" SATIŞ NOKTALARI :

1-İstanbul - Beyoğlu: Mephisto, Simurg ve Sel kitabevleri / Kadıköy: Khalkedon Kitap-Kafe

2-Ankara - Galeri Kültür, Bilim & Sanat, Vadi ve Pınar kitabevleri

3-İzmir - Yakın, Pan ve Kabile kitabevleri

4-Sakarya - İthaki Kafe (Migros yanı)

5-Trabzon - Derya Kitabevi ve Fanzin Cafe

6-Eskişehir - Adımlar, İtalik Kitabevleri ve Ada Müzik (Üniversite)

7-Samsun - Samsun Sanat Evi

 

Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

1.Sayfa | 2.Sayfa | 3.Sayfa | 4.Sayfa

Trabzon nasıl "katlamalı"?

10/5/2008
Kategori: KATLADIK__tan

ŞAİR VE YAZARLARA SORDUK:

"TRABZON KATLADIK"

KİMİ, NEYİ, NASIL VE NE ORANDA

"KATLAMALI"?

Hiçbir şeye katlanmak zorunda olmadığını düşünüyor insan. Katladık deyince… Keşke öyle olsa. Sadece sevdiğimiz metinleri katlayıp cebimize koyarak uzaklara gitsek. Zorunlulukların olmadığı kaygısız bir ufuk çizgisinde buluşuruz o zaman. Sanki…

Murat Gülsoy

***

Trabzon Katladık'a yayın yaşamında başarılar dilerim. 

Katladıkçılar'a naçizane önerim bütün edebiyatçılara önyargısız ve adil yaklaşmaları olacaktır. Sevgilerimle...

Türkân Yeşilyurt 

***

Trabzon Katladık;

Bir şairle karşılaşınca "benim bin tane şiirim var" diyenleri,

Şiir okumadan şair olmaya karar verenleri,

Şair olup, insanları şiirden soğutanları,

Şiir kitabı basmayan yayınevlerini,

Dergi sayfaları dolsun diye niteliksiz şiirleri yayımlayan dergi editörlerini,

Genç şairlere ustalık yapmayan "usta"ları,

Hırsı yeteneğini katlayan şairleri,

Sevgisiz yazılarını kendi adıyla değil başka adla yayımlayan kötü kalpli şair ve yazarları,

Nihayetinde edebiyatımıza bir katkı sağlamayacaksa kendini katlamalıdır!

Emel Güz 

 

***

Trabzon'da, son yıllarda yaşanan tüm olumsuzlukları katlamak istiyorum. Bir zamanların huzur dolu Tabzon'unu geri istiyorum. Arnavut kaldırımlı sokaklarını, sokaklarda mutluluk içinde oynayan çocukları, yüzü gülümseyen geç kızları... Sabaha karşı, huzurun Ganita'da denize karşı çay demlediği sabahlar, hepimizin olsun, Leyla Saz ahşap bir konaktan, notaları ile ses versin, Atatürk köşkü'nün bahçesinden sevinç ortalığa yayılsın... Geniş bir mozaiyi, bünyesinde barındıran güzel ülkemden, kardeşlik türküleri yayılsın.

Betül Tarıman

 

***

Trabzon'a uçakla inerken her anlamda tehlikeli ve maceraperest bir şehre geldiğimi anlamıştım yıllar önce. Havaalanı, denizle el eleydi.  Katlamak artmayı, tabaka tabaka oluşmayı getirir; korkunç olan ise "katlanmak". Trabzon, katlanmayı, kaderciliği, karanlığı unutmalı. Şairlerine dönmeli yüzünü. Üstüste binen yürekler ve akıl, ışığı en yukarı taşımaya bir nebze yetecektir.

küçük İskender 

 

***

Trabzon Katladık'ta "Fazıl Say gitse yanında kimleri götürür, bizi de alır mı bi zahmet" sorusu sorulabilir. Hani ille de katlamak lazım değil ama Fazıl Say bir yerinden, ucundan falan da olsa hafif bükülmeli sanki… 

"Kadın olsaymış muhakkak türban takarmış" familyasına dahil Cemil İpekçi'den yola çıkarak muhafazakar eşcinseller konusunda ufak çaplı bir araştırma yapılabilir. Çünkü muhafazakar kadınlar ve muhafazakar erkekler kadar muhafazakar eşcinsellerden de çekti bu ülke. Açık söyleyeyim, Zeki Müren'den de Bülent Ersoy'dan da Cemil İpekçi'den de pek haz edemedim. Ayrıca yeni türban tasarımları mı yapıyor acaba sorusu ister istemez zorluyor insanı. Hani o klasik soru, din mi para mı sorusu geliyor akla. Yoksa din zaten baştan aşağı para da, biz mi safız ne? 

Edebiyatta katlanması gereken bir tek isim bile gelmiyor aklıma. Oysa en çok edebiyatçıların, hele de şairlerin katlanması gerekmez mi? Bu kadar mı sıradan, bu kadar mı sessiz sakin, bu kadar mı statükoyla barışık oldular (olduk)?  Yazık. Galiba bu anlamda bir toplu katlanım söz konusu. Çok geç Trabzon, çok….  

Bana katlandığınız için teşekkür ederim.  

Altay Öktem

 

Trabzon Katladık, Sayı: 1

trabzonkatladik@gmail.com

"KATLADIK" SATIŞ NOKTALARI :

1-İstanbul - Beyoğlu: Mephisto, Simurg ve Sel kitabevleri / Kadıköy: Khalkedon Kitap-Kafe

2-Ankara - Galeri Kültür, Bilim & Sanat, Vadi ve Pınar kitabevleri

3-İzmir - Yakın, Pan ve Kabile kitabevleri

4-Sakarya - İthaki Kafe (Migros yanı)

5-Trabzon - Derya Kitabevi ve Fanzin Cafe

6-Eskişehir - Adımlar, İtalik Kitabevleri ve Ada Müzik (Üniversite)

7-Samsun - Samsun Sanat Evi

 

Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı